Bilim, Ruhun Doğası ve Doğanın Ruhu
Biyo-alan
Son yazım olan "Yeni Çağ Terapileri"nde, Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp için Amerikan Ulusal Sağlık Merkezi'nin (NCCAM -The US National Institutes of Health Center for Complementary and Alternative Medicine) enerji tıbbını iki temel kategoride sınıflandırdığına değinmiştim: biyo-alanı terapileri ve biyo-elektromanyetik bazlı terapiler. Biyo-alanı terapileri NCCAM tarafından insan vücudunu "kavramsal olarak" çevreleyen ve iç içe geçen enerji alanlarını etkileyen terapiler olarak tanımlanmıştır. Bu terapilerin tamamı dokunma veya ellerin biyo-alanların stüne konması veya içinden geçirilmesinden oluşur. Reiki, biyoenerji ve Qi Gung, bilinen biyo-alanı terapilerine iyi birer örnektirler.
Vücudun biyo-alanlarının insan vücudunu "kavramsal olarak" çevreleyen ve iç içe geçen enerji alanları olarak sınıflandırılması, biyo-alanı konusunun problemli doğasına işaret eder. Zorluk, "biyo-alanların" gerçekte ne olduklarının belirlenmesindedir. Bu özellikle de, biyo-elektromanyetik alanlardan kesin şekilde ayırdedilebilir olmalarından da kaynaklanır. Vücudun biyo-elektromanyetik alanları, özellikle de kalple ilgili olanları araştırılmıştır ve bunlarla ilgili geleneksel tıbbi teşhis ve tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. Geleneksel tıpta vücudun biyo-elektromanyetik alanlarının kullanımı, William Rand'in James Oschman'la yaptığı mülakatta özetlenmiştir, bkz. Not 1. Batı tıbbının bu şekilde bir araştırma yapmasının ve teknolojik müdahelesine olanak sağlamasının altında yatan neden, elektromanyetizm konusunun geleneksel bilimin dünya görüşüyle tam anlamıyla örtüşmesidir.
Bilim, evrenin gözlemlenebilir fenomenlerinin sorumlusu olarak sadece dört adet güç kabul eder.
Kuvvetli nükleer güç
Zayıf nükleer güç
Elektromanyetik güç
Yerçekimsel güç
Biyo-alan kavramının görünürde bu kabul edilen enerji türlerinin hiçbiriyle ilgisi yoktur. İnsanlar genelde bu tür enerjiden "biyo-alan" yerine reiki, biyoenerji ve Qi Gung gibi sistemlerle çalıştıkları zaman deneyimledikleri şeyi açıklamak için "sübtil enerji" olarak bahsederler. Sübtil enerjiden bahsedecek olsak bile, tanımlanan bu dört güçten hangisiyle ilgili olduğuna dair bir soru işareti oluşur.
Hislerim bana, bunların hiçbiriyle ilgisi olmadığını ve bunun da, biyo-alan enerji terapilerinin herhangi bir çeşidinin bilimsel olarak kabul görmemesinin altında yatan en temel problem olduğunu söylüyor. Biyo-alanın ne olduğuna ya da böyle bir alanın var olup olmadığına dair herhangi bir uzlaşma olmadığı gibi, günümüz şartlarındaki geleneksel tıp biliminin sınırları dahilinde konuyu açıklığa kavuşturabilmenin herhangi bir yolu da yok gibi görünüyor. Bununla beraber, bu enerji türünün eninde sonunda bilim tarafından açıklanabileceğine ve böylece yepyeni teşhis ve tedavi yöntemlerinin geliştirileceğine olan inancım tam. Ancak bu zaman, "şimdi" değil! Böyle bir enerjinin var olduğuna bile nasıl inanabiliriz ki? Cevap, "bireysel deneyimleme"dir. Bu tür sistemlerle tanışma zahmetine giren herhangi biri, tanımlaması zor olan, çok gerçek "birşey"e dayandıklarını kısa zamanda farkeder.
Neyse ki, dünyanın çeşitli yerlerindeki tıbbi kuruluşlarda, insanların bireysel olarak şahit olduklarını dinlemeye ve bu tarz terapilerin faydalarını deneyimlemiş olan insanların tepkilerini gözlemlemeye hazır olan doktorlar mevcut. Sonuçlar o kadar muazzam şekilde olumlu
oldu ki, bu sonuçlar Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerdeki birçok önde gelen hastaneyi ve uzman tıbbi birimlerini, Reiki ve biyo-enerji gibi sistemleri resmi olarak kendi tedavi programlarına dahil etmelerine sebep oldu.
Geleneksel tıbbi uygulamalar dahilinde kullanılan tamamlayıcı terapilerle ilgili daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, lütfen bu sitedeki Geleneksel Tıp ve Tamamlayıcı Terapi bölümünde bulunan "Entegre Tıp" isimli yazıyı okuyunuz. (Yakında yayımlanacak)
Sübtil Enerji
Eğer "sübtil enerji" diye birşey olsaydı, tüm gelişmişliği ve araştırma gücüyle modern tıp bunu şimdiye kadar bulmuş olamaz mıydı? Dr. William Tiller, 1964 yılından beri Stanford Üniversitesi'nde 1966'dan 1971'e kadar bölüm başkanlığını yürüttüğü Madde Bilimi ve Mühendisliği Departmanı'nda çalışan bir profesör. Profesör Emeritus olarak, 1992 yılından beri Stanford'daki araştırmalarda aktif olarak rol alıyor. Geleneksel tıp dahilinde yaptığı çalışmaların yanı sıra, "sübtil enerji" alanında deneyler gerçekleştirdi ve bu anlayışı ileri bilimsel kavramlarla örtüştürmek için gelişmiş modeller kurdu.
" 'Sübtil enerjilerin' olası varlığına dair deneysel veriler, gün geçtikçe daha elle tutulur hale geliyor. Bilinen dört fiziksel gücün, kendi açıkladıkları şeyler için doğru olmakla birlikte, Doğa'nın tüm fenomenlerinin, özellikle de zihin ve bilinçle ilgili olanların açıklanmasında yetersiz kaldıkları fikri yavaş yavaş oluşuyor. "
Dr. William Tiller
Dr. William Tiller, kitaplarında bunun detaylı bir teorik çerçevesini çiziyor. (Detaylar için Dipnot 1'e bkz.)
Karanlık Madde ve Karanlık Enerji: Gerçekliğin "kayıp" %95'i!
Astronomi ve atom-altı fizikte yapılan ileri düzey araştırmalar, bizlerin gerçeklikle ilgili genel-geçer görüşünün, en iyimser şekilde, oldukça kısıtlı olduğunu gösteriyor. 2003 yılının en önemli bilimsel bulgusu olan, "Karanlık Madde, Karanlık Enerji Hipotezi"nin tasdiklenmesi, gerçekliğin doğasıyla ilgili anlayışımızı kökten değiştirmesi sebebiyle, aynı zamanda insanlık için en önemli bilimsel bulgulardan biri olmuştur.
Karanlık madde, insanlık tarafından bilinen veya kullanılan hiçbir aygıt tarafından görülemeyen (ancak, tespit edilebilen) bir maddedir. Karanlık enerji de, aynı şekilde tarafımızdan görülemeyen enerjidir. Eğer "karanlık"larsa, var olduklarını nerden biliyoruz? 2003 deneyine kadar, bilmiyorduk. Varlıklarından, evrenin gözlemleyebildiğimiz kısmının davranışlarını anlamlandıran bir hipotez olarak şüphe ediliyordu. Buradaki esas büyük sürpriz, sadece bu karanlık "şey"in varlığının kanıtlanmış olması değil, "görebildiğimiz" maddeyle kıyaslandığında mevcut olduğu hesaplanan karanlık madde ve enerjinin miktarıdır. Yüzdeler aşağıdaki gibidir:
Karanlık Enerji evrenin %70'ini,
Karanlık Madde evrenin %25'ini,
Normal madde ise evrenin %5'ini oluşturmaktadır.
Bahsedilen, gözlemlenebilen tüm evren, yani oturduğunuz odadan görebildiklerinizden, en uzaktaki galaksiye kadar olan herşey, mevcut olanın sadece %5'idir! Evrenin geri kalan engin kısmı, bizim için kısaca görünmezdir.
Büyük atom bilimadamı Ernest Rutherford'un dediği gibi, "Evren, sadece bizim hayal ettiğimizden daha garip değil, bizim hayal bile edebileceğimizden çok daha gariptir".
Genel olarak konuşursak, çoğumuz bugün madde ve gerçeklikle ilgili 200 yıldan fazlasına dayanan bilimsel görüş açısının anlayışıyla çalışıyoruz, ya da belki de son kullanma tarihinin üzerinden 200 yıl geçmiş bir anlayışla denebilir. Burada elbette "modern" atom teorisinden bahsediyorum. İlk olarak milattan önce 5. yüzyılda, yaklaşık 2500 yıl önce Demokritus tarafından ortaya atılan, modern çağda John Dalton tarafından 200 yıl önce 1803 yılında yeniden gözden geçirilen teori!
Gerçekliği atomların oluşturduğu kavrayış şekli, çoğumuzn zihinlerinde tanıdık, entellektüel bir demirbaş olarak yerini almıştır. Bizim madde hakkındaki görüşümüz bu. Herşeyin doğal olarak atomlardan varolduğunu varsayıyoruz ve çocuklarımıza da bunun öyle olduğunu öğretmeye devam ediyoruz.
Alice Harikalar Diyarında: İzafet(Relativity) ve Kuantum Mekaniği
İzafet teorisi ve Kuantum Mekaniğinin ima ettiği şeylerden bazılarını bugünkü anlayışımızı güncelleştirmek için kullanmak, ciddi bir gayret gerektirir. Yirminci yüzyılın başlarında geliştirilen ve artık 80 yıllık olmasına rağmen, ancak gülerek "normallik (normality)" olarak tanımlanan şeyin garip davranışlarının akıl karıştırıcı tanımlamalarıyla hala bir rahatsızlık yaratma kapasitesini muhafaza ediyor.
İzafet teorisi zamanın kendisinin, hızlanmaları/yavaşlamalarıyla göreceli olarak farklı gözlemciler için, farklı oranlarda aktığını öngörür. Zaman sabit bir katsayı değildir, değişik kişiler için değişik oranlarda akar. Bu varsayım, 60'ların başlarında ilk uzay uçuşlarının gerçekleşmesiyle deneysel olarak kanıtlanmıştır.
Kuantum mekaniğinin klasik "Çift Delik Deneyi"nde, üstünde sadece iki açıklık ya da delik olan bir duvara fırlatılan tek bir elektronun, iki delikten de aynı anda geçtiği gözlenir! Eğer elektron bir parçacık, atom stilinde bir nesne olarak görülürse, bu kesinlikle imkansızdır, ancak deneysel olarak olan da tam olarak budur. Açıkça elektronlar ve diğer parçacıklar, bizim düşündüğümüz şekilde parçacıklar değiller! Herşeyden önce kuantum dünyasında, bizim günümüz dünyasıyla ilgili genel kabul gören bakış açısına uyguladığımızdan çok farklı bir mantık işlemektedir. Basit genel kabul gören görüşe göre, bir şey "burada" ise, aynı zamanda "orada" olamaz, mevcut herşey ya "orada"dır ya da "burada". Ancak kuantum mekaniğinde, bir şeyin yerini tayin etmek için bir miktar "burada", bir miktar da "orada" olabilecek sonsuz sayıda olasılık mümkündür.
Zihinlerimizin, kendi bilimimiz tarafından bizlere sunulan maddenin gerçek durumunu anlamımızı sağlayacak donanıma sahip olmadığı görülüyor!
Kuantum mekaniğiyle ilgili bir diğer ilginç örnek olan "kuantum mekansızlığı (non-locality)" kavramı, uzaktan şifa gönderimiyle ilgili olabilir: "Kuantum mekansızlığını gösteren bir deneyde, kararsız bir enerji haline sokulmalarıyla ışık hızıyla birbirinden zıt yönlere seyahat eden bir çift özdeş foton ışıması yayan kalsiyum atomları kullanılır. Birbirlerinden ışık hızıyla uzaklaştıkları için, hızları birbirine eklenir, yani esasen ışık hızının iki misli hızla uzaklaşmaktadırlar...
Fotonlardan bir tanesi, bir kutuplaştırıcının içinden geçerken, dönüş adı verilen bir özellik gösterir, öteki fotonun da yönü değişir. Görünen o ki, ilk foton ikiz kardeşine birbirlerinden ne kadar uzakta olursa ya da hangi hızla uzaklaşıyor olursa olsunlar, kendisine olanları açıklayan bir mesaj gönderiyor. İzafet teorisi, ışık hızından daha hızlı bir iletişimi kabul etmediğine göre, kalsiyum atomunda en başında birlikte olan iki foton arasında eşzamanlı bir iletişim yolu bulunduğu sonucuna varmaktan başka çare kalmıyor. Einstein bunu "uzaktan tekinsiz eylem" olarak adlandırmıştır. Sanki parçacıkların ayrılması bir yanılsamaymış gibi -parçacıklar bir çiftse, her zaman bir çift olarak kalıyorlar. Evrendeki tüm madde bir zamanlar, Big Bang'den önce, hep birlikte aynı yerde olduklarına göre, evrendeki her madde, geri kalan tüm diğer maddeyle ilişki içinde olmayı sürdürmektedir."
William Rand'in James Oschman'la yaptığı görüşme metninden alınmıştır.
William Rand'in, James Oschman'la yaptığı görüşmenin metni ücretsiz olarak temin edilebilir; bilgi için Dipnot 3'e bkz.
Gizli Düzen (Implicate Order) ve “Superstring”ler
David Bohm, Albert Einstein'la yakınen çalıştığı Princeton Üniversitesi'nin İleri Seviye Araştırmalar Enstitüsü'nünde asistan profesör ve Londra Üniversitesi'ndeki Birkbeck Koleji'nde de teorik fizik profesörüydü. Zamanımızın önde gelen kuantum fizikçilerinden biriydi. "Kuantum mekansızlığı"nın garip özellikleri onu 1980'lerin başında bu davranışın açıklanmasını formüle etmeye yöneltti. Birbirinden uzaklaşmakta olan parçacıkların gösterdikleri bağlılık ve iletişim seviyeleri, ona göre, gerçekliğin daha derin bir boyutunu paylaşmalarından kaynaklanmaktaydı. Bu gerçekliğin daha derin seviyesine esasında "sınırları olmayan bölünmemiş bir akış hareketi olarak varlığın tamlığının sürekli bütünlüğü" olan "gizli düzen" adını verdi ve "gizli düzenin çokboyutlu gerçekliğe genişletilmesi gerektiğini" savundu. Bu fikirler, özellikle de Bohm'un holografik gerçeklik modeli, Michael Talbot'un "Holografik Evren" isimli kitabı ile popüler hale getirilmiştir (Dipnot 4'e bkz).
Daha yakın zamanlarda ise (en azından 1985'ten beri) izafet teorisi ve kuantum mekaniği, gerçekliğin tek bir tutarlı boyuta indirgenmesi konusunda uzlaşmıştır. Bu modele "Superstring Teorisi" denmektedir. Bizler normalde gerçekliğin üç boyut artı zamandan oluştuğunu düşünüyoruz. Süperstring teorisinin basit modeli, 9'dan az olmayan sayıda boyuttan oluşan, hatta bizim duyularımıza tanıdık olan 3 boyut da dahil 26 boyuta kadar çıkan bazı versiyonları da olan bir evren önerir. Ek boyutların, evrenin oluşumu sırasında görülebilen üç boyutun "içine katlanmış" olarak saklandığı düşünülür. O halde evrenin %95'ini göremediğimiz göz önünde bulundurulursa, bu tür modellerde saklanmak için çok yer olduğu düşünülebilir!
İzafet teorisi, kuantum mekaniği ve süperstring teorileri tarafından açığa çıkarılan, gerçekliğin garip özellik ve davranışlarının günlük yaşantımızda ispat edilemeyeceğine ve edilmeyeceğine inandığımız sürece, bu bulguları göz ardı edebilir ve dünyayla ilgili genel-geçer görüşümüzü sürdürebiliriz. Ancak, yaşamımızı destekleyen gerçeklik muazzam derecede karmaşıktır ve mantığımızın bizi düşünmeye sevk ettiği kadar basit değildir.
Tanrısal Parçacık (God Particle)
1970'lerden itibaren parçacık fizikçileri, güçleri gün gittikçe artan parçacık hızlandırıcıları sayesinde evrenin gizemlerinin daha da derinlerine inebilmektedirler. Bu muazzam makineler (örneğin İsviçre'deki uluslararası CERN'de bulunan hızlandırıcı 27 kilometrelik bir elektro-mıknatıs çemberidir) maddeyi, parçacıklarını ışık hızına yakın hızlara çıkararak parçalayıp, esas yapılarını anlamamızı sağlayan bir enerji patlaması içinde yok olmalarını sağlamak üzere birbirleriyle çarpıştırmaktadırlar (Dipnot 6'e bkz). Bu süreç sayesinde bilimadamları maddenin çok daha ince katmanlarını soyarken, doğanın dipsiz gibi gözüken kuyusuna, gerçekliğin en önemli ve garip düzeylerine göz atabilmektedirler. 50 seneyi aşkın süredir devam eden bu ve benzeri deneyler sonucunda, "Standart Model" denilen bir madde modeli ortaya çıkmıştır (Dipnot 7'ye bkz).
Standart Model'e göre, evrenin tamamı sadece 16 parçacıktan oluşmaktadır. Model oluşturulur oluşturulmaz, bazı anormallikler, Standart Model'in sunduğu gerçeklik resminde bazı eksiklikler görülmeye başlandı. Çok derin, hatta temel bir gerçeklik düzeyinde varolan ve evrendeki tüm maddeleri düzenleyen ve onlara madde özelliğini veren bir enerji alanının yardımı olmadan, bu 16 parçacıktan hiç birinin kendi kendine var olamayacağı görüldü. Edinburgh Üniversitesi profesörü Peter Higgs'in öne sürdüğü şekliyle bu enerji alanı, Higgs Parçacıkları'ndan oluşmaktadır. Bu parçacıkların bir araya gelmesiyle oluşan Higgs Enerji Alanı, maddenin tüm diğer temel parçacıklarının var olması için gerekli kütleyi oluşturmaktadır. Gerçekliğin bu derin düzeyiyle, David Bohm'un "Gizli Düzen (Implicate Order)" fikri arasındaki benzerlik oldukça şaşırtıcıdır. Nobel ödüllü fizikçi Leon Lederman, Higgs Parçacığı'nı, "Tanrısal Parçacık (God Particle)" olarak adlandırmayı uygun gördü, çünkü birleşmiş bir "herşeyin teorisi" (Dipnot 8'e bkz) için temel oluşturduğunu düşünmekteydi. Burada sorulması gereken esas soru ise şudur, "Böyle bir enerji alanı ya da Higgs Parçacığı olarak adlandırılan parçacık gerçekten var mıdır?"
Yakın zamanda, Higgs Parçacığı'nın varlığına ilişkin ilk kuvvetli işaretler (%95 oranında kanıtlandı) elde edilmiştir (Dipnot 9'e bkz). Kesin bir teyit elde etmek için, bugüne kadar olduğundan çok daha yüksek enerji düzeylerinde çalışma kapasitesine sahip, yeni bir parçacık hızlandırıcısı inşa edilecektir. Uluslararası Lineer Çarpıştırıcı (International Linear Collider) ya da kısaca "ILC" adındaki bu hızlandırıcı, 30 kilometre uzunluğunda, madde ve anti-maddeyi inanılmaz hızlarla çarpıştırarak gerçekliğin daha derin düzeylerine inilmesini sağlamak üzere çok daha büyük enerji patlamaları oluşturabilecek bir yüksek-enerji parçacık fiziği laboratuarı olacaktır. Böylece bilimadamlarının 21. yüzyılın en zorlayıcı sorularına cevap bulmalarında yardımcı olabilecek bir araç görevi görecektir - yani karanlık madde, karanlık enerji, ekstra boyutlar ve madde, enerji, uzay ve zamanın gerçek doğası hakkındaki sorulara. 5 milyar dolara mal olacağı tahmin edilen bu proje için, hiç bir ülkenin tek başına kaynak bulması mümkün olmadığından, ILC'nin gerçekleşmesi için uluslararası bir işbirliği yapılması gerekmektedir. ILC'nin 2007 yılında faaliyete geçmesi beklenmektedir (Dipnot 10 ve 11'e bkz).
Eşzamanlılık(Synchronicity): Tesadüfün "Bilimi"
Psikoterapik çalışmalarında karşılaştığı vecd benzeri duygusal hallerle, garip ya da tuhaf fiziksel tezahürler arasında doğrudan bağlantı kuran ilk kişi, büyük psikolog Carl Jung'tur. Terapi seansları esnasında, hastanın kişisel değişimi ve rüya durumlarıyla sembolik olarak bağlantılıymış gibi görünen garip bazı fiziksel olaylar oldu. Jung bu fenomene "eşzamanlılık" dedi ve "an acausal connecting principle- nedensiz bağlayıcı ilke" olarak tanımladı (Dipnot 6'ya bkz). Jung bu kavramı, dünyanın önde gelen fizikçilerinden Wolfgang Pauli'yle yıllar süren karşılıklı yazışmalarla geliştirdi. Bunun altında yatan fikir ise, kuvvetli hissedilen duygusal haller aracılığıyla, gerçekliği etkileyebilmemizdir.
Bunu bilinçaltısal olarak yaptığımız zaman, bilinçaltındaki duygusal sorunlarımızı sembolize eden ve onlarla ilişkilendirilebilen "kazalar" ya da "hastalıklar"la karşılaşmaya meyilli oluyoruz. Bunu bilinçli yaptığımız zaman ise, Napoleon Hill'in çok satan "Düşün ve Zengin Ol (Think and Grow Rich)" isimli kitabında belirtilen tarzda felsefeleri tatbik ediyoruz. Bu "eşzamanlılık prensibi"nin olumlu bir uygulaması, liderler veya atletler gibi başarılı kişilikler tarafından sıkça kullanılmaktadır. Sürekli tekrarla bilinçaltımıza, ilerde gerçek maddi kazanımlar olarak tezahür etmeye meyilli olan pozitif bir amacın ya da hedefin "tohumunu ekebiliyoruz".
Bütün bunların hepsi, günümüz terapilerinde kullanılan kavramsal modellerden ve teknolojilerden oldukça uzakta. Ancak bilimin, "sübtil enerji"yi bir şekilde "yasakladığı" ya da "inkar ettiği"ni düşünmek tamamen yanlış olur. Söyleyebileceği en iyi şey, mevcut kavramsal modelleri ve teknolojisiyle, bunu ne kanıtlayabildiği ne de inkar edebildiği olacaktır. Gerçekten radikal araştırmaların yapıldığı bilimin önemli çevreleri, şu anda evrenin "kayıp” durumundaki %95'inin nerede olduğunu bulmaya yoğunlaşmış durumdalar. Bana sorarsanız, sübtil enerji eninde sonunda evrenin şu anda bize görünmez olan %95'lik kısmında bir yerlerde bulunacak!
"Yeni Çağcı"ların bir çoğu, modern kosmoloji ve parçacık fiziğinin bu bulgularını, "sübtil enerji", uzaktan şifa ve çeşitli "eşzamanlı" olayların varlığına kanıt olmasa bile, kuvvetli bir önerme olarak algılamaktadır. Kısacası bilimsel kanıt, kesin nedensel anlayışın kalesini zayıf düşürmektedir. Özellikle Karanlık Madde / Karanlık Enerji hipotezinin kabulü, evrenin %95'inin bizim için görünmez olduğunu teyit ederek, kafamızdaki madde resmini değiştirmiştir. Leon Lederman (Dipnot 3'e bkz), gerçekliğin değişik düzeyde veya katmanlarında gözlenen etkilerin, sadece o düzey veya katmanlara özgü olduğu ve daha üst seviyelere iletilemeyeceği konusundaki spekülasyonlara şüpheyle bakmaktadır. Kuantum etkilerinin bu "kısıtlılığı" fikri, yani kuantum etkilerinin gerçekliğin daha yoğun ya da yüksek seviyelerinde deneyimlenemediği düşüncesinin hiç bir kanıtı yoktur ve bu iddianın ispat edilmiş farzedilmesine dayanır. Çok sayıda insanın doğrudan deneyimleri, hayatta gerçekten hayırlı olan rastlantıların kurallarını belirleyen şeylerin veya şifa veren yaşam enerjisinin daha yüksek frekanslarını deneyimlemelerini sağlayan bazı şifacı ve ruhsal uygulamaların olduğunu göstermesi, bir gün bilimin de bu deneyimlerle bir uzlaşı sağlamasını gerektireceğini göstermektedir.
Kaynaklar
1) Tiller, Dr. William
Conscious Acts of Creation
Science and Human Transformation: Subtle Energies, Intentionalityand Consciousness
William Tiller’ın ‘Subtle Energy Actions and Physical Domain Correlations (Sübtil Enerji Hareketleri ve Fiziksel Alan Korelasyonları)’ isimli makalesi bir çok internet sitesinde bulunabilir:
<http://www.biomindsuperpowers.com/Pages/SubtleEnergyActions.html>
2) Karanlık Madde Karanlık enerji Hipotezi teyitleri
<http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/3330527.stm>
<http://www.newscientist.com/news/news.jsp?id=ns99994314>
<http://www.space.com/scienceastronomy/generalscience/darkenergy_folo_010410.html>
3) William Rand’ın James Oschman'la yaptığı mülakat, William Rand’ın Reiki internet sayfasında mevcuttur, site adresi; www.reiki.org <http://www.reiki.org/> Ana sayfada‘Free Downloads’ kısmını seçtikten sonra ‘Science and
the Human Energy Field’ bölümünde PDF dosyası olarak mülakatı ücretsiz indirebilirsiniz.
4) Bohm, D ‘Wholeness and the Implicate Order’
Talbot, M ‘Holographic Evren’
David Bohm Linkleri: <http://www.muc.de/~heuvel/bohm/>
5) Süpercisim (superstring) Teorisi'nin kısa bir özeti için;
<http://www.lassp.cornell.edu/GraduateAdmissions/greene/greene.html>
6) Parçacık Hızlandırıcılarının Kısa bir Tarihi
http://www.nobel.se/physics/articles/kullander/
7) BBC Parçacık Fiziğinin "Standart Modeli"
http://www.bbc.co.uk/dna/h2g2/A666173
8) The God Particle: If the Universe Is the Answer, What Is the Question? (Tanrısal Parçacık: Eğer cevap "evren"se, o zaman soru nedir?)
By L. Lederman
9) BBC Mart 2004 tarihli "Tanrısal Parçacık görülmüş olabilir" isimli haberinden:
http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/3546973.stm
10) BBC Ağustos 2004 tarihli "Parçacık çarpıştırıcı ilerliyor" makalesinden:
http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/3583658.stm
11) The International Linear Collider (Uluslararası Lineer Çarpıştırıcı)
http://www.interactions.org/linearcollider/
12) Eşzamanlılık (Synchronicity)
Jung, C.G. ‘Synchronicity: An acausal connecting principle’
Peat, F.D. ‘Synchronicity: The bridge between matter and mind’
13) Meier, C.A. ed ‘Atom & Archetype: The Pauli / Jung Letters 1932-1958’
Copyright Peter Mark Adams